Mustafa Çagrı Güven |
sadece bir rüya degil, rüyaların da içindeki rüyalarda saklı gerçekler... |
Bir varmış bir yokmuş…
Zaman geçer, anılar kalır.
Aile, zaman, nostalji…
Pay attention while walking, your Facebook status update can wait.
Tumblr’ım olduğunu hatırlamışken, masaüstündeki bir resmi paylaşayim dedim.

Sonbahar… Hani her son mutsuz biter derler ya işte onun en büyük yalan olduğunu kanıtlayan bir sondu bu son…
Usulca yağan bir yağmur, hani hep yağsa; hani hep ben sana aşık olsam… Bunları düşündükçe, daha da aşk kokan, aşkı yok saydıramayan…
Hani hep yağsa bu sonbahar; hani her yağdığında ben seni hatırlasam, her yağdığında sana tekrar, tekrar aşık olarak can bulsam…
Bir gün seni bulduran, o güne yalvaran; sensizliğe ağıtlar sayan, ama yine de yok sayamayan…
Bizi anlamayacaklar…
Beni aşkla aldatma, gerçeklere kapatma… Böyle kırıp da bakma, beni daha da ağlatma…
Bu hayatta, bizi böyle yakamızdan tutacaksa, hani böyle yaşa derken, kalbimize sormuş mu?
Pulpit Rock, Norway.
Bir şeyler yanlış gidiyor olmalı!
Yalnızlık içerisinde hayat!
benimle yer yüzüne geri gelir misin?
(Kaynak: benimlegelirmisin)
Arşivimdeki bir kaç sevimli şarkının isimlerini karalayayim istedim bir yerlere, kısmetinde ise burası varmış :)
la vie en rose- patricia kaas : http://fizy.com/#s/1lcpay
craig david & sting - rise and fall : http://fizy.com/#s/1043lk
kazım koyuncu - domivamis : http://fizy.com/#s/1ajdy3
alanis morissette - uninvited : http://fizy.com/#s/12alg5
Şu anda sayfayı kapatmam gerektiği için yarım kalması gerekti bu listenin :) Ama sıklıkla güncellemeye çalışacağım :)
Nedir acaba aşk? Tanıtan, tanımlayan her şey gibi o da yalan mıdır; yok mu sayılmalıdır?
Kısık sesle fısıldamak mıdır aşk? Yoksa bağırarak haykırmak mıdır son damlası düşünceye… Ya da yok mu saymaktır aşk, kimselerin; hiç bir nesnenin olamayacağını varsayarak…
Yalan mıdır aşk, dolan mıdır; oysaki yaşanmışlıktır aşk, hecelere sığamayacak, nefreleri aşamayacak olan aşk… Aşk mıdır aşk?
Var mıdır aşk, yoksa yok olamayacak yok olanlardan öteye geçemeyecek olan mıdır aşk?
Tanımlanamayan mıdır aşk? Sevmek midir aşk? Beğenmek midir, tapmak mıdır; yok olmak mıdır aşk…
Öldüğünde, hiç ayrılmayasıya bağlanmak mıdır aşk? Bağların kopamayacağını kanıtlamak mıdır?
Elveda diyebilmektir aşk, ölüme hoşgeldin diyebilmektir, ağıtların ardında kalmayasıya dövünememektir aşk…
Gözlerin yumulduğunda yanında hissetmek, yok sayamamak, var olduğunu her an izleyebilmektir aşk…
“Her şey çok güzel olacak” diyebildiğinde ağlayabilmektir aşk…
Yap boz’un son parçasında var olabilmekmiş meğerse aşk…

Pencerenin aralığından bakmaya çalışırken, sigaranın dumanı göğe yükselirken ortalığı kaplar… Hissedersin, gözlerini kapatırsın…
Huzuru uzaklarda ararken bir anda yanında belirmiştir aslında…
Bugün aklıma sürekli gelen bir soruyu düşünür oldum tekrardan: “30’lu yaşlara geldiğimde nasıl bir hayat bekliyor bizi acaba?”
Başladım fikirlerimi ortaya atmaya, atarken de yazmaya… Dedim ki, 30’lu yaşlar; 2020’ler… Hani 80’ler vardı, 90’lar vardı bizlerin zamanlarında ama artık tekrardan sil başa, başa dönüyoruz galiba… 20’lerin sonları?! Ne garip geliyor değil mi “90’larda çocuk olmak” mottoları sonrasında…
Türkiye 100. yılını kutlayacaktı, ilkokuldayken “Türkiye’nin 75. Kuruluş Yıl Dönümü” stickerlarımızı yapıştırırdık kitaplarımıza…
2012 tehlikesini çoktan bertaraf etmiş olacaktık o yıllarda, atlatabilir miyiz ki acaba?
6. ya da 7. büyük futbol takımımız olabilir miydi 20’li yıllarda? Belki de şampiyonlar ligi kupasını kaldırmış sadece 1. değil 2. futbol takımına da sahip olacaktık, ne dersin?
Avrupa Birliği’ne girebilmiş olabilir miyiz acaba 20’lerde? Ya da komşularımızdan isimleri değişen ülkeler?
İstanbul’da kaç kişi yaşıyor olur o senelerde hiç bilinmez; belki 25, belki de 30 milyon insan? Belki İstanbul bile kalmayabilir o yıllarda…
İnternet var olur mu 20’lere yaklaştığımızda? Malum 22 Ağustos 2011 tarihi de geri de kalmış olacak, hani yasaklar falan? Ya da tüm dünyada internetin yerini başka mecraların alması?
Merak ediyorum, akıllı robotlar olur mu 20’li yıllarda? Getir oğlum gazetemi, suyum nerde kaldı robotcuğum?
Sosyal Medya’da neler olur acaba? Facebook, Twitter, Tumblr, Foursquare, Formspring, Blogging… Hangileri ayakta kalır, belki Yahoo tekrardan şahlanır? Google’dan eser kalmaz; AhmetSoftlar ya da MehmetSoftlar, Microsoft krallığını devir alır?
Windows işletim sistemi yok olur mu acaba? Akıllı cihazlar peki? Blackberryler, Iphoneler…
2020…
Evlenmiş oluruz ya da… Belki de bir kızımız olur, ismini “Ada” koyduğumuz… Kim bilir? Belki geçmişe dönüşleri yaşarız, anılar içerisinde kaybolma pahasına…
Şu anda hayatta olanların hepsini göremeyecektik, hatta biz bile olamayacaktık belki de 20’li yıllarda…
Bu harfler akarken aklımdan, dışarıda çalan Santana… http://fizy.com/#s/1dl8nm… Bir daha gelir mi o da dünyaya?

Ben seni bekliyor olacağım sevgilim, o bulutların ardında…
Ve belki de şu anda yazdıklarımı göreceğim o yıllarda; gülümseyerek belki de acı bir hüzün toplandığında…
Öyle bir taraftar hayal edinki sarı kırmızı renklere aşık olmuş. Gözünü kapayınca galatasaray görürmüş. Ardaya çalım Baroşa goller attırırmış rüyalarında. Hatta ileri gidip avrupa kupalarını kucaklarmış sabriyle beraber! Evet bir taraftar düşünün. En büyük sevdası galatasaray olan, onunla yatan onunla kalkan. Aşık olan o renklere, gönül veren tarihine. Öyle bir taraftar ki ıssız adaya düşmeden yanına alacağı 3 şeyden biri galatasaray forması diğeriyse atkısı olan. Gönül vermiş bi kere, gerisi boş. Az mı ıslanmış yağmurda, az mı üşümüş stadyumda. Ama sevdaymış içini ısıtan. Her gol attığında takımı, bir ateş yakmışçasına ısınırmış SARI alevlerden KIRMIZI yanakları. Takımı yenildiğinde hiç mi üzülmemiş, tabiki üzülmüş ama hep demiş yanındakine “olsun be olum biz bunun içinmi sevdik bu renkleri”. Biz içindekilere değil formaya aşığız demiş teselli ederek kendini. Beklemiş, kötü günlerde bitecek diye. Çünkü onurlu galatasaray taraftarı böyle yapmalıymış.
Ama artık üzülmüyor bu taraftar yenilgilere. Hatta galatasaray maçı yerine ezeli izlemek daha önemli oldu bile. Peki sorarım şimdi size; bu taraftarmı onurunu kaybetmiş yoksa sahadaki ruhzularmıymış onursuz olan…

Yemyeşil bir ormanda dağ evi, hava soğuk, şömine var. Bakıyorsun ama kimsenin görmediklerini görüyorsun çok uzaklarda…
Sisli bir gök yözü hakim doğaya, milyarlarca insanın hissedemediklerini hissediyorsun. Belki çok az insana eşlik ediyorsun, habersiz.
Sal ellerini, korkma. Aklını ya da kalbini dinlemene bile gerek yok. Bir ışığı dinleyeceksin, kimselerin duyamadığı. Seninle aynı şeyleri hisseden, aynı şeyleri gören kişiyle mi bulursun huzuru yoksa aşk ile mi dedi. Aşk denilen şey çok basit kaldı yanında. Seninle aynı şeyleri hisseden, aynı şeyleri gören kişiyle mi bulursun huzuru yoksa aşk ile mi dedi. Aşk denilen şey çok basit kaldı yanında.

Hayatlar evler gibi olabilse keşke. Kapısına kilit vurup biraz dışarı çıkabilseniz. Selam veren tanıdıklara “kusura bakmayın ben bir süreliğine ben değilim, kendim de tatildeyim” diyebilseniz.
Sosyal ağlar dediğimiz büyük bir mecra, ucu bucağı henüz keşfedilememiş ve bu ağlar üzerinde her gün yeni bir tanesine “merhaba” diyoruz belki de…
Evet, o merhabalardan birisi de tumblr için oluyor bu gece… Kendisiyle daha önceden de tanışıyor olmamıza rağmen, bugün organik bir bağ kurmaya başlıyorum ve sevgilerimi iletiyorum kendisine…
Henüz tam olarak kendisiyle ne gibi paylaşımlarda bulunacağımı ben bile bilemiyor olsam da, umarım güzel bir diyaloğa sahne olur birlikteliğimiz…
Sevgilerimle,
Mustafa Çağrı Güven